Kuraklık ve kıtlık günleri

Attığım başlık size Amerikan filmlerinden fırlamış gibi görünse de sanırım en korkunç gerçek yakın bir zamanda insanların kuraklık ve arkasından gelen kıtlıkla mücadele etmek zorunda kalacakları gerçeğidir. Uzun zamandır ülkemizde olup biten siyasi ve politik karmaşa, doğa üzerinde yapılan tahribat, tarımın ve ziraatin bitirilişi, pek çok üründe dışa bağımlı hale gelişimiz, Amerika ve Avrupa’nın farklı şekillerde Türkiye üzerindeki gücü konuları aklıma geldikçe daha çok okumaktan ve araştırmaktan kendimi alamıyordum. Bu düşüncelerimin ve endişemin temelini, 20.y.y.’da yerkürenin çeşitli yerlerinde baş göstermiş olan kıtlıkların nedenleri meydana getiriyor. Bir de şu anki iktidarın gerçekleştirdikleri projelerde – 3. havaalanı, 3. köprü vb. – ve gerçekleştirmeyi hedefledikleri projelerde bilim adamlarının raporlarını, uyarılarını yok sayan tutumunu ilk günden beri anlamlaştıramamış olmam yatıyor. Cehalet diyerek savuşturulacak bir konu olmadığı gibi, sadece rant isteğini de bana göre cevaplamıyor. Perde arkasında hiç bilmediğimiz bir oyuna doğru mu sürükleniyoruz yoksa sadece paranoyaklaşıyor muyuz, yaşanan onca olaydan sonra emin olmak zor. Derelerin kuruması, Konya havzasının uluslararası üç kuraklık kriterinden biri olan hidrolojik kuraklığa girdiğinin resmi olarak açıklanması, Tuz Gölünün kuraklığa teslim oluşu, binlerce ağacın kesilerek, ormanların yanarak oluşturduğu tahribat, İstanbul’daki su sorunu, barajlardaki suların çekilmesi, mevsimsel değişiklikler ileride oluşabilecek kuraklık için devasa haberciler gibi geliyor. Maalesef bugün konuştuğum Artvin travestileri de yakın zamanda ormanların kurumasından korktuklarını dile getirdiler insanoğlu çok acımasız bir şekilde eldeki bütün güzel şeyleri tüketiyor ve sonra dediğimizde elde kalan sadece beton ve kum olacak. Daha bugün bir gazetede okudum Afrika’da tarım yapacak toprak kiralamaya çalışıyormuşuz ne oldu bizim verimli topraklarımıza inanamadım. Haberi defalarca internette arattırdım doğru olduğunu görünce ağlamak istedim. Dünyanın kendi kendine yeten yedinci ülkesinden biriyken şimdi halimize bir bakın yazık bize. Ah İstanbul İstanbul olmaktan çoktan çıktı ama bari verimli topraklarımızı imara açmasaydık ev yapılmasına izin vermeseydik yeniden tarıma dönmesi zor görünen bu toprakların en az yüz yıl dinlenmesi gerekiyormuş. Kısacası bizden sonra gelen nesile ne cevap vereceğiz kusura bakmayın bizler mirasyedilik yaptık size bir şey kalmadı demekten başka. Silkelenelim ve artık kendimize gelelim. Sevgilerimle İclal.

Kalbimiz alarm veriyor

Kalp hastalıklarındaki artış beni şahsen ürkütüyor her gün spor yaparken ölen gençlerin haberini okumaktan bıktım. Neden böyle oluyor diye merak ettim ve biraz araştırdım. Kalp hastalıklarına yakalanma yaşı neredeyse on beşe kadar inmiş durumda çünkü artık eskisi gibi sağlıklı beslenen nesiller yok. Spor yapan yok, fiziki olarak çalışmak yerine sürekli teknolojik aletlerin başında çalışılıyor. Siz hiç sokakta oynayan yürüyen çocuklar görüyor musunuz ben göremiyorum herkes evinde elinde akıllı telefon ya da diz üstü bilgisayarlar bankaya bile gitmeden yaşıyor. Gençlerin maruz kaldıkları yaşam koşulları ve sağlıksız gıdalar, onların sağlıklarını olumsuz etkiliyor. Kalp hastalıkları gibi sorunlar artık onları da ilgilendiriyor. Geçtiğimiz yıllarda ellili yaşlarda sık rastlanan koroner yetmezliği veya enfarktüs vakalarına artık çok daha genç yaşlarda rastlanmaktadır ve bu yaşlar neredeyse yirmili hatta on beşli  hanelere düşmüş durumdadır. Bilimsel araştırmalar kalp ve damar hastalıklarına tek bir etkenin yol açmadığını göstermektedir. Risk faktörlerinin birkaçının birleşmesi kalp damar hastalıklarına yol açmaktadır. Kısacası aileden genetik geçişi kötü olan bir kişi, değiştirilebilen faktörleri önleyebilirse kalp damar hastalıklarına yakalanmayabilir. Yine tam tersi genetik geçişi çok iyi olan bir kişinin diğer faktörler ile ilgili durumu olumsuzsa hastalığa yakalanabilmektedir. Hava ve su kirliliğinin olmadığı, yiyeceklere hormon katılmadığı, ruhsal açıdan günümüze göre daha dingin, tüketim çılgınlığının bu boyutlarda görülmediği geçmiş dönemlerde yaşayan kişilerde kalp hastalıkları daha ileri yaşta ve daha az görülmekteydi. Ancak hareketsiz yaşam, hava kirliliği, fast food tarzı kötü beslenme, obezite ve insülin direncinin yaygınlaşması, sigara, alkol ve uyuşturucu kullanımı, eğitim ve iş hayatında yarış mantığı, stres gibi risk faktörleri ile erken yaşlarda karşı karşıya kalınmaktadır. Bütün bunların sonucunda ise gençlerde kalp hastalıklarının görülme sıklığı giderek artmaktadır. Kalbimiz bizi ayakta tutan en önemli organımız o halde ona iyi bakmamız gerekirse kötü alışkanlıklarımızı terk edip yeniden eskilerin yaşadığı gibi yaşamaya çalışmalıyız. En azından günde bir saat yürümek bile bizi bu hastalığın pençesinden kurtarabilir. Lütfen hareketsiz bir yaşamı seçerek sağlığımızla oynamayalım. Sağlıkla kalın hoşça kalın İclal.

Ölümsüz aşklar rafa kalktı

‘Tek gecelik ilişki ya da bir mesajlaşmadan ne çıkar ki’ mantığıyla hareket ediliyor. Çünkü emek vermeyi ve bir şeylere katlanmayı göze alamıyoruz, sadakatin ne olduğunu çoğu insan unutmuş durumda. Mesajlarla duygular aktarılamaz ki. Yeni nesil yüz yüze gelme zahmetine katlanmadığından ya da çalışmaktan buna vakit ayıramadığından sevgisini mesajlara yüklüyor. Göz göze diz dize aşklar mazi oldu. Affetmeyi zayıflık olarak görüyor her şeyi guru meselesi yapıp ayrılmak için bahaneler arıyoruz. Siz değerli travesti bireylerde en ufak bir yanlışta gemileri yakmıyor musunuz?

Empati yapmayı bir kenara bırak söyleneni anlamaktan bile uzaklaştık. Kimse birbirini sakin bir şekilde dinlemek istemiyor bile. Duygularımızı dinlemez, gerçeklerden uzaklaşıp kendi kurduğumuz dünyada esir olduk. sevgimizi bile sevdiğimiz kişiyle paylaşmaz olduk. Çünkü kırıcı cümleler dilimize pelesenk oldu. Bakın artık dillere dolanan aşk şarkıları üç günde unutulup gidiyor nerede o eski aşk şarkıları hiçbiri yok. Bütün benliğimizle birine aşık olmaktan korkar olduk. Bugünü değil yıllar sonrasını kafamıza takıyoruz ve kendi isteklerimize değil başkalarının söylediklerine bakıyoruz çünkü iş ancak ayrılık noktasına geldiğinde bir şeyler kafamıza dank eder oldu. Aşkın kendisini yaşamaktansa aşk filmleri izleyip mutlu olmayı denedik hep daha iyilerine layık olduğumuzu düşündük. Daha iyisini ararken dengimizi görmedik haksız mıyım? Bana katılacak olan İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer illerde özellikle yazlık aşklarla gün geçiren Bodrum travestileri olduğunu biliyorum. İşlerimiz yoğun diyerek kaç buluşmayı göz ardı ettik. Sayamadınız değil mi? Seven bir kalbin her şeyden üstün olduğunu unuttuk. Teknolojiyi bir kenara bırakın diz dize oturun, gurur ve diğer gereksiz duygulardan kurtulun aşkta guru olmaz duymadınız mı? Elimizdekinin kıymetini bilerek onunla mutlu mesut yaşamanın yolarına bakalım. Bırakın başkalarının ne dediğini önce kalbinize sorun. İnsanın insana aşk diye verdiği zararı başka hiçbir canlı veremez. Aşkın kıymetini onu kaybettikten sonra anlayıp ah diye inlemek yerine şimdiden tedbirinizi alın. Geçmişe dönme şansımız olmadığına göre günümüzde geçmişin aşklarını yaşatmaya çalışmalıyız. Benden size son tavsiye gidin ve varsa sevdikleriniz onlara sıkıca sarılın hayat kısa ve güzel yaşanması gerekiyor. Sevgilerimle travesti İclal.

Sevgiden ölenler

Geçen sene işlenen bir kadın cinayeti yine indirime girdi. Maalesef adalet yine mağlup oldu. evlenme teklifini kabul etmediği için 16 bıçak darbesiyle hayatını kaybeden Hatice Kaçmaz cinayetiyle ilgili gerekçeli karar açıklandı.

Daha önce kız kardeşini bıçaklayarak öldüren katil bu kez genç kızı sırf çok sevdiği için on altı yerinden bıçaklayarak öldürdü ve sonuç iyi halden indirim, çok sevmekten indirim anlayacağınız kadın cinayetleri, travesti cinayetleri hala indirime girmeye devam ediyor.

Kasıtlı falan diyorlar ama biz öyle bir bulguya rastlamadık. Sanığın üzerinde bıçak var evet ama kurbanlık almaya gidiyormuş adam. Hatice Hanım’ı da saçlarından sürüyerek dışarıya çıkarmış, ona da evet ama bu onun kendi rızasıyla dışarı gelmemesinden dolayı yapılmış bir hareket. Bakın, o kadar yoğun bir sevgiye bu cinayet az bile. Kadının etlerini lime lime kesseydi, yine hakkıydı. O kadar çok sevmiş kadını. Bu yüzden katile ‘aşırı sevgi indirimi’ verdik biz. Hakimin kararı bu yönde olmuş. Ayrılmak istemeyen, çok seven, evlilik teklifi geri çevrilen adam ne yapsın tabi bıçaklayacak kadını demedikleri eksik kalmış.

Yani sevgili travesti arkadaşlar. Elinizi vicdanınıza koyun. Bu bir hiddet sonuçta ve hiddet anında insanın gözü haliyle kararır ki, sanığın yerinde hangi erkek olsa aynı şeyi yapardı.

Düşününki bir kadını seviyorsunuz ve onunla olmak istiyorsunuz ama o sizi istemiyor ve bunu da size hissettirmiş. Olacak iş mi bu? Yok efendim sanık kız kardeşini bıçaklamış ta, kadının bir kızı varmış ta, korkmuş ta. Sevmiş bu adam seni be kadın, sevmiş. Evlenmek istemiş. Hep haklı bu erkekler değil mi Sakarya travestilerinden Bir bireyin de sokak ortasında sevdiği adam tarafından öldürülmesi gayet normaldi zaten. Ne sevgisi, hangi sevgi? Hiç mi sevgi görmedik biz.İşin içindeki sevgi kelimesi zerre kadar ilgilendirmiyor zaten beni. Midemi bulandırıyor hatta. Laf anlamadıktan, karşıdaki insanın duygularına saygı göstermedikten, hürriyetini elinden alıp canına kastettikten sonra ne anladım ben o sevgiden olmaz olsun, yere batsın sevginiz artık ölmesin kadınlarımız travestilerimiz siz bizi biraz az sevin ya. İşinize gelirse travesti İclal.

Evde kalan kız

Toplum olarak aile kavramına fazlaca önem veririz. Hatta sırf bu yüzden kız çocuklarımızı daha doğdukları günden itibaren iyi bir iyi bir anne olsunlar diye yetiştirmeye başlarız. Çeyiz hazırlıkları, örgüler, danteller ufak tefek mutfak eşyaları kızımız daha on sekiz yaşına gelmeden hazır edilir. Yıllarca ‘Aman kendini koru, erkeklerle gezip tozma adın çıkmasın’ diye yetiştirilen z çocuğunu zamanı gelince de evlen artık baskısı altında tutar sürekli iyi bir koca bulmanın önemini anlatırız.

Tek derdimiz kızımızın evde kalmaması tabi ama bu ne kadar doğru bir hareket tartışılır. Oysa erkek evlatlarımızı evlendirmek için o kadar da hevesli olmayız. Özellikle erkek anneleri bir türlü kız beğenmez hepsine bir kulp takarlar. Kızın evlenmek istememesi normal değildir. Erkek evlenmek istemeyebilir. O zaman adı ‘müzmin bekar’, ‘gözde bekar’ olur. Ama kız evlenmezse, daha doğrusu evlenemezse, kendi seçimi olamaz. Kesin evde kalmıştır. Toplum baskısı böyle olunca, en modern genç kızlarda bile bir yaşta evde kalma korkusu başlar. Zaman uzay çağı da olsa gerçek olan budur. Kızlar zengin koca peşinde koşacak erkekler namuslu kız bulacak ne de olsa erkeğin namus sorunu yok. Belki biraz feminist bir düşünce olarak yorumlayabilirsiniz ama ben bu erkek kadın ayrımına oldum olası karşıyım. Bizim bir adımız var o da insan, insan olmayı becerdikten sonra erkek kadın ne fark eder?

Zaten biz travestilere olan düşmanlık da bu cinsiyet ayrımcılığında doğuyor. Sen kadını insan olarak göremiyorsun ki benim kimliğimi tanıyasın. Bursa travestilerinden bir arkadaşımın sözünü burada yeri gelmişken kullanayım.”Çölde kar yağmasını beklemek sanırım senin benim de insan olduğumu kabul etmenden daha kolay olurdu. “Her neyse biz konumuza dönelim. Birçok kadın, evde kalma korkusundan, ‘anlaşıyor muyum, anlaşmıyor muyum?’ demeden, ‘yahu ben bu adamı gerçekten seviyor muyum?’ demeden ‘hazır evlenmeye gönüllü birini buldum, bari bunu elimden kaçırmayayım’ diyerek evlilik kararı alır. Sevgisiz başlayan bir evliliğin mutlu sürmesi ne mümkün! Erkekler de aptal değil arkadaşlar. Bu durumu hissetmiyorlar mı sanıyorsunuz. Bırakın yalan bir hayatı yaşamayı sizde evde kalın. Sevgilerimle.

Ayrılık notları şekil değiştirdi

Daha on yıllar öncesinde birilerine derdimizi anlatmak için postaneye gider, kağıt, zarf ve pul alırdık yazacağımız kelimeleri özenle seçer ve karşı tarafı kırmamak adına adeta eğilip, bükülürdük.

Mektuplar hep aynı cümleyle başlar ve çoğunlukla aynı cümlelerle son bulurdu. İşler artık o kadar zor değil yazıyorsun bir mail ya da kısa mesaj hop diye ne istiyorsan karşı Tarafa saniyeler içinde iletiyorsun. Yanlış anlaşılmasın teknoloji karşıtlığından yazmıyorum bu yazıyı sadece bari ayrılırken böyle yapmayın geçin karşısına gözlerine bakarak söyleyin ayrılmak isteğinizi, bu kadarını yaşanmış bir ilişki için yapmaya değer diye düşünüyorum. Hızlı başlıyoruz, hızlı terk ediyoruz. Sanki yapılacak dünya kadar işimiz var da biz onlara yetişme çabasındaymış gibi davranıyoruz.

Bu ne acele arkadaş dur bir daha düşün olmadı tekrar dene nedir öyle bir mesajla sevgili terk etmek? Bu düpedüz korkaklık ve erkekler maalesef bu korkaklığın arkasına sığınmaya bayılıyorlar. Ne de olsa erkeğin onda dokuzu kaçmak ya kaçın bakalım.

Düğünlerine bir hafta kala, ortada büyük bir dava yokken arkadaşımın sevgilisi eşyalarını toplayıp bir de not bırakarak evi terk etmiş. Senaryo olsa ‘bu kadarına pes, ne abartı’ dersiniz ama tamamı gerçek. Nottaki mesaj en sıkısıydı aslında. ‘Yapamıyorum’ yazmış adam, sadece! Peki dertleri ne derseniz, kaçmasalardı konuşurduk. Yapamıyordun da yeni mi anladın be adam!  Aklın daha önce nerelerdeydi? Her şey harika giderken üstelik evlilik için gerekli bütün her şey yapılmışken kızcağızı perişan etmekten zevk mi aldın?

Ben anlamıyorum bu yeni nesli zaten yemek yerken hızlı, sevişirken hızlı, sevgili değiştirirken hızlı adamlar ölürken bile hızlı olmaya çalışıyorlar. Asosyal bir toplum olduğumuz da sonuna kadar doğrudur. Bilgisayar başında akşama kadar oyun oynayan erkekler, ayna karşısında saatler geçiren kızlar iş ilişkileri yönetmeye gelince yapamıyorlar. Sonrasında ise ayrılık notları bile şekil değiştiriyor.

Ben eskiden yaşanan aşkları, sabırla beklenen sevgilileri ve zor kavuşmaları mumla arıyorum ya siz? Yapacak bir şey yok yapamayanların dünyasında elimizde olanla yetinmeye devam. Saygılarımla.

Bir garip durumdayım

Son günlerde kendimde bir haller hissediyorum ama tam olarak adını koymakta zorlanıyorum. Bedensel bir hastalığım olmadığından eminim de ruhum niye bu kadar beni bu kadar rahatsız ediyor hala bir cevap bulamadım. Sanırım yine yeniden bir depresyona girdim. Hepimizin başına senede bir kez özellikle kış aylarına girerken gelen bu ruh sıkıntısı beni tam da yazın ortasında esir aldı. Bugün birkaç travesti arkadaşım telefon ederek bir yerlere gidelim dedi ama benim canım dışarı çıkmak bile istemedi. Kibarca kızları reddettim. Kendimi yemeğe içmeye adamış gibi davranıyorum. Çikolata yemek, üstüne sütlü tatlı gömmek bu aralar en sık yaptığım şeyler arasına girdi.

Korkarım böyle giderse birkaç kilo alıp yeni aldığım kıyafetlerin içine giremeyeceğim o değil de o son aldığım kırmızı elbisenin içine giremezsem eminim depresyonun dibine vururum.

Hadi bakalım bu durumdan nasıl ve ne zaman çıkmayı başaracağım. Bu insanların benim üzerime geldiğini, bunaldığımı, sevdiklerimin bile bana kötülük planladıklarını düşünüyorum. Yok artık demeyin ya depresyon bu kime ne hissettireceğini önceden kestirmek mümkün olmuyor. Şarkıcı Göksel’in depresyondayım diye bir şarkısı vardı ya o da dilime dolandı bir türlü atamıyorum. Hay benim halime desem, sosyal medyada üzgün olduğumu yazsam bu sefer telefonlarım susmuyor sağ olsun tanıdığım bütün travesti arkadaşlar arayıp hayrola ne derdin var diyorlar. Derdimi ben de ruhuma sordum cevap alamadım. Ara sıra ruhunuzla konuşmak size komik gelebilir ama ben yapıyorum. Bu depresyon tipi çoğu zaman geçici oluyor, ama vücut estetiğinde yarattığı sonuçları kalıcı oluyor. Şu durumdan bir kurtulayım biraz diyet yapar eski kiloma dönerim herhalde olmadı tıp gelişiyor biraz yağ aldırırım. Lazer lipoliz ile vücut şekillendirme yöntemi de bunlardan biri. Bu yöntem ile vücut estetik ölçülere getirilirken şikâyet konusu fazla kilolardan da hasta kurtulmuş oluyor. Diğer faktörler ve mevsimsel depresyonun aldırdığı fazla miktardaki kiloları lazer lipoliz yağ aldırma yöntemiyle çok kısa bir sürede kalıcı olarak ortadan kaldırıyor.

Yok yok merak etmeyin o kadar da kilo almam. Böyle hastane köşelerinde beni ziyaret etmenize gerek kalmaz. Özellikle sevgili dostum travesti Ayda beni bu durumdan kurtarmanın yolarını arıyor. Kısa zamanda yeniden silkelenip aranıza katılırım. Haydi sevgiyle kalın.

Küçük diliniz

Herkeste olan ama hiç bilinmeyen bir organımızdır küçük dil. Varlığının hiçbir anlamı yok sanılır. Oysa küçük dilimiz olmasaydı başımıza geleceklere yüzünden yaşama şansımız da olmazdı. Ben yanımızda varlığını fazla belli etmeyen ama her dara düştüğümüzde bize kapılarını sonuna kadar açan dostlarımı bu küçük dilimize benzetiyorum. Onlarsız olmaz ama fark edilmeleri için boğazımıza bir şey kaçmasını bekleriz.

Küçük dilde tıpkı bu dostlarımız gibi zor görülür, onları yakından görmek için ağzımızı sonuna kadar açmak zorunda kalırız. Varlıklarıyla bize güven veren, özel hayatımızla yargılayamayan ender dostlar gibi değil mi, arkanızda olduklarını bilirsiniz bilmesine ama dara düşmeden ortaya çıkmayacaklarından da eminizdir. Küçük dilin belki de bilinen en önemli işlevi yutmada ve konuşmada önemli rol oynamasıdır. Konuşurken ya da yutkunurken yukarı hareket ederek havayolunu kapatacak kapakçık görevi görür ve böylece burna bir şey kaçmasına engel olur. Şimdi benim küçük dilim benim boğulmamı engelliyor yani, bir nevi can dostum Ankara travestilerinden Sanat gibi, kendimi ne zaman yalandan dolandan, iki yüzlülükten boğulacak gibi hissetsem soluğu onun yanında alırım.

Küçük dil, sesi titreştirme görevi görür. İspanyolca, Fransızca ve İbranice gibi dillerde konuşulurken küçük dilden faydalanılır ve küçük dil ünsüzü kullanılır. Konuşurken bazı seslerin telaffuz edilmesine yardımcı olur. Düzgün bir şekilde konuşabilmek için de seslerin doğru telaffuz edilmesi oldukça önemlidir. Can dostlarım olmasa benim de sesim soluğum çıkmazdı sanırım. Kendi küçük dünyama kapanır ve ses çıkarmadan bir hayat sürerdim.

İngilizce’de küçük dilin karşılığı “ uvula “ dır ve uvula kelimesi Latince’de küçük üzüm anlamına gelmektedir. Küçük dile İngilizce’de bu ismin verilmesinin amacı şekli ve boyutu itibariyle üzüme benzemesidir. Üzüm gözlü arkadaşım Sanat gibi yani yaşlandıkça güzelleşen şarap gibi bir kadındır benim canım arkadaşım bu yüzden İngilizleri tebrik etmeliyim. Gerçek dostun üzüme benzediğini ve asla bozulmadığını küçük dilimizle özdeşleştirerek anlattıkları için. Küçük diliniz düzgün çalışmazsa geceleri horlamaktan uyku uyutmazsınız kimseye, yani dertlerinizi anlatacak dostlarınız yoksa size ve yanınızdakiler gece uykusu haram olur anlamına gelmektedir bu bilgi, siz siz olun küçük dil kıvamındaki dostlarınızı küstürmeden, sarkıtmadan ve uzatmadan yaşayın. Hoşcakalın.

 

Kadınlar ne istermiş!

Televizyonda yeni bir reklama takıldım bu aralar, belki siz de fark etmişsinizdir. Doğadan kadınlar ne ister diye düşünmüş, taşınmış kafasından uydurduğu ayrıca bir erkeğin elinden çıktığı belli olan saçma sapan bir reklam filmi yaptırmış. Aşırı cinsiyetçi ve önyargılı bulduğum reklamın içerisinde kadınları aciz, sürekli dır dır eden ve erkek olmadan yaşayamayacak biri haline getirmişler.

Bu reklam kampanyasına tepki gösteren kadınlar şimdiden reklama karşı imza kampanyasını başlatmışlar. Ben de bu yazıyı sizlere aktarıp imza kampanyasına katılacağım. Yok öyle kadın üzerinden reklam furyası, ekmek kazanma falan gidin başka kapıda şansınızı deneyin.

Reklam filmi içerisinde kadını sevimli ve komik gösterelim derken ortaya çıkan sonuç tutarsız ve muhtaç yaratılmış insan topluluğundan başka bir şey anlatmıyor. Güya onlara göre kadınlar kaçmayan çorap, park eden araba, kırılmayan topuklu ayakkabı otuz altı beden olmak gibi eften püften şeyler istiyor.  İşi o kadar abartmışlar ki, kadın dediğin isterde istere getirmişler yok efendim, ayakkabı istermişiz, çanta istermişiz, mükemmel erkek istermişiz. Zaten en çok da bu mükemmel erkek isteme kısmına takıldım sanki dünya üzerinde bir tane mükemmel canlı varmış gibi, biz kadınlar her zaman erkeğin en mükemmelini istermişiz. Kusura bakmayın beyler ama biz dünya üzerinde mükemmel erkek olmadığının farkındayız ama maalesef siz birlikte yaşadığınız kadınların aslında ne istediğini fer edemeyecek kadar körsünüz.  Reklam bir daha ekranda yayınlanacak olursa zira ben biran önce kaldırılmasını isterim siz de dikkatlice izleyin. Bakın bakalım dar kafalı erkek milleti biz kadınları nasıl reklam ediyorlar. Şimdi İstanbul travestilerinden bir arkadaşımla reklam üzerine bir sohbet yaptık bakın o da hala anlamayan erkekler için kadınlar ne ister sorusuna ne cevaplar verdi.

Kadınlar eşit insan olmak ister, ev işlerinde tek başına sorumluluk almak yerine erkekle birlikte çalışmak ister. Mutlu olmak ve yanındakileri de mutlu etmek ister. Kadınlar sizin gibi savaş değil tüm dünyada barış ve özgürlük ister. Bir kelebeğin kanadı kırıldığında beraber ağlamayı bilecek bir erkek ister. Kadınlara yapılan ayrımcılığın tavan yaptığı dünyada trans, travesti, lezbiyen, gay, kadın, erkek demeden sadece insan olmayı ister. Siz de böyle bir dünyayı hayal bile edebilecek zihin olduğunda kadınları anlamaya başlarsınız artık. Ne diyelim şimdiden işiniz zor kolay gelsin beyler.

Şifa deposu sarımsak

topraktan-biten-antibiyotik-sarimsak

Bütün dünyada sofraların vazgeçilmezi olan sarımsak tam bir şifa deposu hem yemeklere kattığı lezzeti hem de her derde deva olmasıyla bilinen sarımsağın uzun bir geçmişi bulunmaktadır.

Arkeolojik kayıtlardan, tarihin ilk çağlarında Sümerler’in, sarımsağı bildikleri ve ilaç olarak kullandıkları anlaşılırken, eski Mısırlılar’ın da sarımsağı yedikleri ve ilaç olarak kullandıkları belirtiliyor. Tarihi kayıtlardan, Gizek Piramidi’ni yaptıran Firavun Keops’un (IV. Hanedan) inşaat sırasında işçilere bol miktarda yedirdiği sarımısağın, İsrail oğulları tarafından Mısır’dan Filistin’e getirildiği, oradan Anadolu ve İyonya’ya yayıldığı biliniyor. Haçlı seferleri sırasında ilk defa Fransa’ya getirilen ve bu şekilde Avrupa’nın öğrendiği sarımsak, bugün dünyanın her tarafında yetiştiriliyor. Tabi en çok yetiştiği yer de ülkemiz özellikle Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin geçim kaynağı olan sarımsağın sahtesini üretip piyasaya süren Çinliler bütün marketlere girmiş olsa da siz Kastamonu sarımsağından sakın şaşmayın. Ben sarımsak konusunda şanslı sayılırım çünkü Kastamonu travestilerinden Beril her yıl kendi bahçesinden topladığı sarımsakları özenle paketleyip bana gönderiyor.

Siradan vatandaş arasında, uzun yıllardan beri  birçok hastalık ve rahatsızlığa çare olarak kullanılan sarımsak, günümüzde de, modern tıbbın ulaşmadığı yerlerde iştah açıcı, yaraları iyileştirici, tansiyon düşürücü, öksürük kesici, tifo, dizanteri ve damar tıkanıklığı gibi hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Bu saydıklarımın dışında sarımsağın bilinen pek çok faydası daha bulunmaktadır. Uzmanlar, sarımsağın, salgın hastalıkların yayılmasını engelleyen en önemli faktör olduğunu belirtiyor. Mikroplarla iç içe yaşayan, kontrolsüz yiyecekleri tüketen, kanalizasyonların yollara aktığı gecekondu mahallelerinde yaşan insanların salgın hastalıklarla karşılaşmamasının en büyük sebebi, sarımsak olarak gösteriliyor. Yalnızca mikrobik hastalıklardan insanları koruyan sarımsak, Avrupa’da en önemli ölüm sebebi olarak bilinen Kanser ve damar hastalıklarına karşı da insanları koruyor. Bugün dünyada en fazla sarımsak yenen ülke olan Bulgaristan’da kanser ve damar sertliğinden ölenleri sayısı, Avrupa’ya nazaran 6-7 misli düşük. Ayrıca İsveçli çocuklar, çocuk felcine karşı da koruduğu anlaşılan sarımsağı yiyerek okula gidiyorlar.

Enfeksiyon kapmış bölgeye sarımsak sürüldüğünde enfeksiyonun yayılmasını önlediği Osmanlılar zamanından beri bilinen ve uygulanan bir tedavi yöntemidir. Sarımsağı kış aylarında gül suyu ile birlikte tüketirseniz ishal, bağırsak parazitleri hatta akrep ye yılan sokmalarının rahatsızlığına iyi geldiğini görürsünüz. Tabi benim gül suyum da doğal Isparta travestilerinden bir arkadaşım bana özel hazırlayıp gönderir her sene ben de ona İstanbul’dan küçük hediyeler gönderirim.

Kısacası sarımsak mutlaka düzenli kullanılması gereken bir ilaç gibi faydalıdır ama eğer kokusundan rahatsız oluyorsanız eczanelerde satılan sarımsak kapsüllerinden kullanabilirsiniz.